Roma: Gerçek Sanat

Children Of Men, Yu Tu Mama Tabien gibi filmlerin ödüllü yönetmeni Alfonso Cuaron‘dan modern bir başyapıt Roma. Modern kısmı sadece içinde bulunduğumuz çağla alakalı seçilmiş bir kelime. Yoksa Roma, başlı başına klasik bir başyapıt olmayı hak eden bir film…

Roma‘yı , yakın zamanda dağıtıcılığını yaptığı Netflix platformunda izleme fırsatım oldu. Sinemada izlemeyi gerçekten çok isterdim ama bulunduğum şehirde ki salonlarda film gösterime girmedi. Alfonso Cuaron‘un Netflix’le anlaşma yapmasının tarafımca doğru bir karar olduğunu görmüş olduk böylece. Eminim ki bu filme izleyicilerin çoğu Netflix sayesinde ulaştı.

Filme gelecek olursak. Film 1970’li yılların başında Meksika’nın Roma bölgesinde geçiyor. Orta- üst sınıf bir ailenin ve bu ailenin hizmetçisinin yaşadıklarını konu alıyor. Film aynı zaman da Alfonso Cuaron için biyografik nitelikte taşıyor. Cuaron, kendi yaşamındaki kesitleri bizlere insanların gündelik yaşamları üzerinden anlatmış. Film 68 Fransa olaylarının dünyanın başka ülkelerine olan yansımaları üzerinden, arka planla siyasi olaylar eşliğinde bize sunuluyor. Dönemin Meksika tarihini araştırdığımızda filmdeki bazı olayların çok daha etkileyici hal aldığını görüyoruz.

Roma konusunda detaylara inmeden önce, yapım süreci tam olarak 2 yıl sürmüştür. Alfonso Cuaron‘un filmin baş rolü Yalitza Aparicio’u bulması sadece 1 yılının almıştır. Yalitza’nın ilk oyunculuk tecrübesi Roma’dır. Hatta Yalitza Aparicio, rolü oynamaktan vazgeçince Alfonso Cuaron baya dil dökmek zorunda kalmıştır. Filmin çekimleri 6 ayda tamamlanmıştır. Yalitza rolü kabul ettikler sonra Alfonso Cuaron’un gerçek bakıcısı ve evlerinin yardımcısı ile yaşanan olaylar hakkında uzun konuşmalar yapmıştır.

Roma, her biri sanat eseri değerinde on binlerce resmin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir görsel sanattır bana göre. Filmi herhangi bir sahnesinde durdurup özenle çalışılmış eşi benzeri olmayan kadrajları uzun uzun seyredebilirim. Geniş açılar ve az replikle içerisinde bulunduğumuz hikaye bize, yani seyirciye bir çocuk gözünden olayları yaşatmaktadır. Alfonso Cuaron, bu olaylar yaşanırken bir çocuktu ve kendisi gibi hissetmemizi istemiş olması muhtemel. Ve bu çocuğun gözünden anlatma olayı benzerlerinde olduğu gibi çocuğun bakış açısı duygularıyla bize hikayeyi aksettirme şeklinde gerçekleşmiyor. Gerçekten 8 yaşında bir çocuk olduğunuzu düşünün, evinizde ve çevrenizde sizin dışınızda gelişen olayları ne kadar algılayabilirsiniz. Baba gelip gidiyor anne ağlıyor, dışarıda büyük gürültüler kopuyor. Bir sorun olduğunu fark ediyorsunuz ama tam olarak idrak etmekte güçlük çekiyorsunuz. Filmin beni en çok etkileyen bu bakış açısı oldu.

Hikayeye gelecek olursak. Orta- üst sınıf bir ailenin hizmetçisi olan Cleo, gününü eve ve çocuklara bakmakla geçiriyor. Daha sonra tanıştığı Fermin’den hamile kalıyor. Fermin onu bırakıp gidince tek başına çocuğu doğurmaya karar veriyor. Aynı zamanda garaja sığmakta zorlanan arabasıyla evin babası bir süre sonra aileyi terk ediyor. Arkada kalan Cleo ve evin annesi yani evin kadınları tek başına kalıyor.

Sanatsal olarak baktığımızda, eve sığdırmakta zorlanılan araba, babanın evi terk etmesiyle birlikte daha küçük bir arabayla değiştiriliyor. Tabi ki bu bilinçli ve yaşanılan değişimin altını çizen bir karar.  Oldukça kısıtlı yakın plan  kullanımı bulunan da yapılan bu görsel tercih, izleyicinin hikayenin uzağında kalmasına sebep olmuyor. Su birikintilerini, yansımaları ve plan sekansları birleştirdiği anlatısında Cuarón’un tüm tercihleri yalnızca işlemekle kalmıyor anlatıyı daha da ileri taşıyor. Hamile iken içki içmek isteyen Cleo’nun içkisinin dökülmesi ve ardından çıkan orman yangını zaten bu hamilelik sürecinin güzel bir şekilde bitmeyeceğini bize önceden haber veriyor.

Cuarón aslında en temelde boşanma aşamasında olan üst sınıf bir çiftin evinde yaşayan bir hizmetçinin hayatına giren bir erkekten hamile kalmasıyla baş etmeye çalıştığı problemleri konu alıyor. Ancak Roma sadece konunun açıklandığı bu cümleden o kadar fazlasını içeriyor ki, küçücük bir hikayeye dair inanılmaz kapsayıcı bir bakış sunuyor. Meksika’nın içinde bulunduğu politik koşullar ve yaşanan felaketler, yalnızca karakterlerin hayatına yansıdığı biçimde var oluyor. Bu da ortamdaki siyasi ve sosyal olayların aslında insanların hayatını nasılda birinci planda etkilediğini bizlere gösteriyor. Fermin, bir militan olarak yetiştirilmese belki de Cleo’nun yanında kalacaktı. Siyasi olaylar patlak vermese belki de çocuk sağlıklı bir şekilde doğacaktı. Bunları bilemiyoruz ve asla bilemeyeceğiz çünkü bu olaylar yaşandı. Binlerce insan canından oldu. Filmin en vurucu sahnesi bence okyanus sahnesiydi. Cleo’nun çocukları boğulmaktan kurtarması ve filmin posterinde gördüğümüz sarılma anı benim için tam anlamıyla zirveydi. Yoğunlaşan bütün duyguların patlaması ve aile için yeni bir hayatın başlama anıydı. Dalgalı okyanusta arınıp yuttukları tuzlu su hepsini temizledi ve yeni hayatları şiirsel bir şekilde başladılar.

Roma son yıllarda izlediğim en yoğun ve kaliteli yapımlardan biriydi. Gelecek bize bu filmin nasıl konumlanacağını gösterecek. Ama bana göre şimdiden klasikler arasına girmeyi başardı. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir